BİR ANADOLU KADINI

Aşağıda oldukça uzun bir inceleme yazısı okuyacaksınız… BİR ANADOLU KADINI : HURİYE SARAÇ “ ÖĞRETMEN BENİSA” Belki kitaplarına ulaşamayacaksınız. Biliyorum. Ancak bu yazıyı okumakla bile kitabını okumuş kadar olacaksınız… Çünkü; Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü, Öğretim Üyesi, Azerbaycan Yazarlar ve gazeteciler Birliği Üyesi Sayın Prof. Dr. Tamilla Aliyeva öyle güzel bir dille anlatmış ki HURİYE SARAÇ “Öğretmen Benisa”yı, doğal olarak onu tanımak isteği doğacaktır sizde… Sayın Aliyeva bu yazıyı geçtiğimiz haftasonu Eskişehir’de düzenlenen ANADOLU KADINI konulu bir sempozyumda, Türk Cumhuriyetlerinden gelen davetliler huzurunda okumuş.  Gelenlerin hemen hemen hepsi zaten onu tanıyordu. Sizler de tanımak isterseniz hemen okumaya başlayabilirsiniz…

Merkezi Anadolu’nun, Emirdağ bölgesinde doğup, eseriyle sesini dünyaya duyuran Huriye Saraç “Öğretmen Benisa” romanıyla Türk kadınının gücünün neye kadir olduğunu dünyaya kanıtladı. Eser basıldığı günden bu yana okurlarının elinden düşmedi, okurlar bu mucize eseri bir defa değil, birkaç defa okudular, her defasında da eserden yeni fikirler elde ettiler, Türk kadının aklını, mertliğini, cesurluğunu, ismetini, namusunu, vatan, millet sevgisini gördüler. Eser biyografik romandır, bin sayfadan oluşan eserin sayfaları arasında dolaşan yazarın kendisidir. Hayatı, Köy Enstitüsüyle değişen dünya güzeli Benisa, ilk önceleri öğretmenliğin tadını çıkaramaz, bir ağaya satılması ile hayatı kararır. Ama hiç unutmak lazım ki, o İstiklal Harbi’nde savaşan Kara Fatmaların evladıdır, o emeli için bir adım bile geri çekilmez. Aksine, öğretmenlik yapmak, halkının yavrularına ilmin, bilginin kapılarını açmak için savaşa atılır ve kazanır. Romanda okur, savaşları, acıları ve mutlu sonu görüyor. Eser edebi türüne göre biyografik, edebiyat teorisine göre realist eserdir. Bu yönüyle okurları kendine daha fazla bağlamıştır. Hazırladığımız makalede, Anadolu kadının zengin iç dünyasını, manevi temizliğini, cesaretini, yiğitliğini, hümanizmini açıp göstereceğiz.

DSCF5264

BİR ANADOLU KADINI: HURİYE SARAÇ

“Yaşam nasıl bir hızla akıp gider, bugün düne dönüşür, dün nasıl hızla geçmiş olur. Uzayıp giden zaman, suskun aralığına çekilir.. Gün gelir anılar, belleğin defterinden damıtılmış şaraplar gibi dökülür,  gözyaşı ve yaşam soluk alıp vermeye başlar.” (Aroz 2014: XVII)

Huriye Saraç, çağdaş Türk edebiyatının tanınmış yazarlarındandır. Huriye Saraç, okurlarıyla görüşe “Öğretmen Benisa” adlı eseriyle çıktı. Eser kısa bir süre içinde sadece Türkiye’de değil, Türk Dünyasında, Avrupa’da, özellikle Belçika ve Hollanda’da, Rusya ve Azerbaycan’da, Gürcistan’da okurların başucu kitabına döndü, defalarca okundu, okurlardan büyük rağbet gördü, aynı zamanda yazarı Azerbaycan’a, Hollanda ve Belçika’ya, Türkiye’nin her bölgesine davet edildi, sayısız-hesapsız ödüller aldı. Azerbaycan Yazarlar Birliği onu, Yazarlar Birliğine fahri üye kabul etti. Azerbaycan’da faaliyet gösteren Uluslararası “Vektör” Bilim Merkezi yazara, Fahri Doktora, Türk Dünyasına Hizmet ödülü, Moskova Yazarlar Birliği ise H. Saraç’a A. S. Puşkin madalyası takdim etti.  H.Saraç’a Türkiye’de en önemli edebiyat dernekleri ödüller verdi. Neden bu kadar ödüller? Huriye Hanım eserinde hangi konuları ele almıştı?  Aslında Huriye Hanımın eserindeki konuların her biri ayrıca bir roman konusu, bir inceleme konusudur. Burada, o dönem Merkezi Anadolu’nun sosyal hayatı, aile yapısı, evlat terbiyesi, eğitim, insanlık münasebetleri, yeni açılan okullarda öğretmen ve öğrenci ilişkileri, halkın eğitimle münasebeti, anne-babaların okullarla ilişkisi, o dönemin etnografyası, Merkezi Anadolu’nun diyalektolojisi, sofra kültürü vs. gösterilmiştir. Biz bu makalede o dönemde kız ve kadınların hayatı, onlara münasebeti ele alacağız.

Eserin başlangıcından biz en fazla dört kadınla, aslında onların ikisi küçük yaşlı kız çocukları, ikisi orta yaşlı, evli kadınlardır. Takvim 1941 yılını göstermektedir. II. Dünya Savaşı bazı ülkeleri kasıp kavurmakta, bazı ülkeler savaşın korkusu içinde çırpınmaktadır. Türkiye’nin durumu daha farklı, savaşa girmese de, o da savaşın rüzgârını, açlığını, korkusunu yaşamaktadır. Bir taraftan Almanya’nın yanında olsa da yine mutlu değildir, savaşın acılara ona da dokunmaktadır, bir de Almanlar yenerse… Eğer Almanya yenerse bu savaşta Anadolu Türklerinin kardeşleri de savaşır ve ölürler. Onlar Rusya’nın elinin altında inleyen Orta Asya, Balkan ve Azerbaycan Türkleridir. Kendini “akıllı” sayan Rus elinin altında sımsıkı tuttuğu Türkleri hep ön cepheye, ölümün tam karşısına göndermektedir. O zamanlarda ise Anadolu’da insanlar heyecan içinde, Atatürk’ün temelini yeni attığı cumhuriyeti korumak için yirmi yaşına ulaşmayan gençler Anadolu’yu ebediyen terk etmiş, aslında terk etmemiş onun koynunda ebedi uyumaya gitmiştir. Bütün dünya ve özellikle, Avrupa ile savaştan yorgun düşen, her şeyini kayıp eden, iktisadi yönden kıtlık çeken Anadolu insanı şimdi sadece ailesinin karnı doyurmak, onların geçimini düşünmek zorunda kalmıştır. Eğitim ikinci plandadır. Ve bir gün “Köyde okul açılacakmış” sohbetleri dolaşmaya başlar. Ama insanların çoğu, çocuğunu okula vermek yerine, hayvanları otlatmak, buğday biçmek ve başka işlerde kullanmaya öncelik tanırlar. O ailelerden biri de Emirdağ’ın Aslanlı köyünde yaşayan Tosun Bey’in ailesidir. Tosun Beyin ilk karısı ölmüş, ondan üç çocuk kalmıştır, bunlar; Hüseyin, Rukiye, Huriye’dir (babası bu kıza Benisa diyor). Sonra yine evlilik, birkaç çocuk, yine ana ölüyor ve son üvey anne. Bu üvey anne de çocuklara eşine rastlatmamış işkenceler çektiriyor. Baba kızları okutmak istiyor, ama üvey anne zar-zor birine razı geliyor, o da evde az iş gören Benisa’dır. Rukiye ise elli-ayaklı, işli-güçlü ve güzeldir. Yakın zamanda bu kızı iyi bir paraya kocaya satmak mümkün. Şimdi burada bir soru ortaya çıkıyor: -Baba gerçekten mi eğitime yüksek değer veriyor?  Kitabı okudukça sorunun cevabı aydınlaşır: -Baba az da olsa eğitime önem veriyor, ama kızını okutmakla kendi geleceğini de sigorta altına almış oluyor. Kitabın sonraki bölümlerinden belli oluyor ki, baba Benisa’yı kendisi için okutmuştur. Benisa maaşının ne yüzünü, ne de ne kadar olduğunu biliyor. Baba parayı kendisi alıyor, evine ve kendi ihtiyaçlarına harcıyor. Romanda evde üvey annenin yaptığı işkenceden canını kurtaran, karın dolusu yemek yiyen Benisa, ömrünün en güzel günlerini Köy Enstitüsünde yaşamaktadır. O burada bütün ilimlerin sırrına vakıf oluyor, aynı zamanda ilave dersler alarak, hemşireliği, bahçıvanlığı, veterinerliği de öğreniyor. Sonradan burada aldığı dersler, bilgiler onun işine yarıyor. Gittiği köyde uculup dökülmüş sınıf odalarını tamirat yapacak, çocuklara tıp hizmeti verecek, hayvanları iyileştirecektir. Köy Enstitüsü onu hayata hazırlayacaktı. Enstitüyü bitiren Benisa işe başlasa da maaşını almamaktadır. O döneme göre hayli para olan bu maaşı babası almaktadır. Eğer Benisa maaş alsaydı hem kendine çekidüzen verecekti, hem de okula gece bilmeyen ve ya dizleri, dirsekleri yırtık elbiseden dışarı çıkan örgencilerine elbise alacaktı, onların aç karnını doyuracaktı. Ama maalesef bu para, babasının cebine gitmektedir:

Şubat sonu, mart başıydı. Yolların karı kalkmadan, çamuru kurumadan toplantı çağrısı geldi İlçe Milli Eğitim Memurluğumuzdan.  O ayazda giyecek ne bir mantom, ne de bir ceketim vardı. Üstümdeki okul önlüğümle de  (Enstitünün verdiği)  gidemezdim. Aylıklarımı babam alıp kullandığı için param olmamıştı hiç. Gidemedim. Toplantıya gelmeyecek kadar “rahatsız olduğumu”  bildiren bir dilekçeyi İlköğretim Müdürlüğüne göndermek zorunda kaldım. Muhtarla ne konuştuklarını, kızları okula gönderme konusunda ne yaptıklarını öğrenemedim. Kız çocukları ise okula gitmemeyi sürdürüyorlardı.” (Saraç 2005: 258)

Bu küçük örnekte büyük bir acıyı duymaktayız. Üvey annenin bütün zulümlerine tap getirerek okul hayatını sürdüren, kızların eğitimi için canını feda eden bir öğretmen, gece gündüz çalıştığı işin maaşını alamıyor, üstüne giymeye elbisesi olmadığı için toplantıya gidemiyor ve böylece eğitimin en sancılı yeri, kızların okula gelmemesi problemine de çözüm bulamıyor. Bundan daha acı ne olabilir ki?

Köyde öğretmenlik yapan Benisa bir az dövülmekten, tahkirden uzak olsa da bu günler uzun sürmüyor, üvey anne ya Benisa’nın yanına gelirken, ya da Benisa ailesinin yanına giderken üvey anne onun hakkında babasına bir şeyler anlatıyor, onu dövdürmekten haz alıyordu. Bu kadın da Anadolu kadınıdır, insandır, doğrudur, hiç çocuğu olmamış, ama içinde küçücük bir evlat sevgisi, insan sevgisi olmayan, Allah’tan korkmaz bu kadın, yetime güler yüz göstermektense onları dövdürmekten zevk alıyor: “Babamın elleri tekmeleri taşmış, demirlemiş gibi, eziyordu değdiği yerlerimi. Sesimi çıkarmıyor, bükülüyor, kıvrılıyordum sırtıma bacaklarıma indirdiği tekmelerin altında.” (Saraç 2005: 260)

Eserden belli oluyor ki, taş kalpli üvey anne, Tosun beyi özellikle Benisa’yı dövmek için köye göndermiştir: “-Anaya karşı durmak nasılmış? Bu da ikinci muska olsun sana” (Saraç 2005: 260)

Üvey anne, yetim çocuklara zulüm etmek için bütün fesatlıkları kocasını kullanarak yapıyor. Gece gündüz ona çocukların hiçbir zaman yapmadıkları işleri anlatarak, çocukları ona dövdürmektedir: “Üvey annemiz geceleyin döktüğü dillerle babamı zehirliyor, o da koynuna giren karısının elinde hamur gibi yumuşayıveriyor, sonra da bize saldırıyor, öksüzlüğün acısını bir de babamız tattırıyordu. Bedenimin ağrısından elimi ayağımı kaldıramıyordum. Kızarmıştı her yanım. Allahtan ki, görünen yerlerimde bir şey yoktu. Ancak öğrencilerimin karşısında şaklattığı bir tokattın bile acısından derin olmazdı bütün bunlar.” (260)

Öğretmen kızının parasını “iştahla” yiyen baba, öğretmeni, öğrencilerinin karşısında dövmekten bile utanmıyor. Burada da bir babanın, genç kızına uyguladığı şiddetin izlerini görüyoruz. Eserde defalarca üvey anne, babasının eliyle Benisa’ya şiddet uygular: “Ağzımın, burnumun kanı kilime damlıyor. Bedenim, benim değildi. Sürüne sürüne köşeye kadar gidip uzanabildim. Kanın kokusuna toplaşan sineklerden korunmak için ellerimi yüzüme kapadım. Vücudumun ağrısını, acısını daha çok hissetmeye başladım.” (357)

Sonuçta üvey anne Benisa’yı bir ağaya satar, o olay Benisa’nın hayatını karartır. Satıldığı eve üçüncü kuma olarak giren Benisa, orada da evin ilk kadını ve onun kızları tarafından şiddete uğrar. Orada ikinci kuma, Benisa’ya evladı gibi bakar. Ağa ne kadar çalışırsa, Benisa kaybettiği öğretmenliği hakkında düşler kurar. Birkaç defa kaçmaya çalışsa da, yeniden Ağa tarafından takip edilir, eve getirilir ve Ağa tarafından neredeyse ölünceye kadar dövülür. Ama bunların hiç biri onun özgürlük ve öğretmenlik sevdasını kalbinden çıkaramaz. Bir gün Benisa evden kaçar ağabeyi Hüseyin’e sığınır fakat ağabeyi az maaşla ailesini zar zor geçindirmektedir. Onu evsiz-işsiz, fakir biri ile evlendirirler, yeter ki evde karın az olsun diye. Kendi karnını doyurmayı bilmeyen Benisa bir de kocasının karnını doyurmalıdır. Bir de evin yeni misafiri katılmıştır aralarına, Benisa’nın sevmediği erkekten doğduğu küçük insan. Adını Muzaffer koyar. Şimdi yiyecek insanların sayısı arttı. Açlıktan memelerinde süt olmayan anne gözyaşları akıtmaktadır. Çocuğun gelişi de sorumsuz babayı hiç rahatsız etmez, o hala define peşindedir. Kayınpeder de cebinde parası olmayan gelinine parasız balık vermez…

Hayat iyi insanlardan daha çokmuş. O iyi insanlar hem köyde, hem şehirde Benisa’nın yardımına koşarlar. İşine geri dönmek için Benisa gece gündüz çalışır, şehre gitmeye parası yoktur, köyde imkânı olan kadınlar ona elbise, ayakkabı, yol parası veriyor, çocuğunu doyurur, annesi gelene dek ona bakıyorlar. Yüce Allah imtihana çektiği Benisa’ya yardım için Milli Eğitim Bakanlığında çalışan Kamil beyi gönderir, Kamil Bey her zaman Benisa’ya yardım eder.

Benisa öğretmenliğe kavuşmakla saadetine kavuşmuş olur. Önce köy okullarında çalışır. Gittiği okullara kendi eliyle tamirat yapıyor, çocukları, özellikle kız çocuklarını okula çekiyor. Burada da kötü insanlar onun hakkında dedikodu üretirler, ama güneşi çamurla kapatmak olmaz. Jandarma onun küçük, zarif kollarına kelepçe takıyor, ama hayırlı insanlar onu koruyorlar. O bu işten de alnı açık, yüzü aç çıkıyor. Kirada kaldığı eve maddi yardımda bulunur, onlar da ona kızları gibi bakıyor, evladına her türlü özeni gösterirler.

Eserde esas kahraman Benisa olsa da Benisa’nın etrafında kadınlar çoktur. Bu kadınların çoğu ailesine saygılı, güzel evlat büyüten, kocasının arkasında dağ gibi duran kadınlardır. Benisa’nın ablası küçük yaşta evlendirilir. Babası onun için başlık parası alır. Rukiye adlı bu kız güzel bir aile hayatı kuruyor, kocasına, kayınvalidesine, kayınpederine saygılı oluyor.

Benisa’nın halası komşulukta yaşıyor. Bu kadın Benisa’nın iyilik meleğidir, her zaman zora düştüğünde Benisa’nın yanındadır. Hatta Benisa’yı döven, aşağılayan Tosun Bey’i kendi yüzüne karşı eleştirir:

Halam dayanamadı, sesini yeniden yükseltti. -Şunun haline bakın hele! Okutup da böyle döveceğinize, Urkuş bacısı gibi birine vereydin ha? Allah cezanızı versin sizin. Vah! Vah! Hey Rabbim! Kıymetini bilmeyenlere niye evlat verirsin ki? Bu çocukların birini doğururken üvey annenin bir yeri mi acımış, geceleri tatlı uykusunu bölüp de meme mi vermiş?” (358, I.kitap)

Eserde Benisa’nın diliyle Ağanın evindeki üç (kendisi de) kadın şöyle anlatılmaktadır:

Birinci Kadın. Bu kadın Ağanın yoksul yıllarındaki emektar karısıdır.” ( Saraç 2005: 24: II kitap)

Yazar burada birinci karısını tasvir ederken birçok edebiyat teorisinde kullanılan portre türünü ustalıkla kullanmıştır.(Mikayılov 1981:153). Karşımızda “emektar kadının” resmi sözlerin gücüyle çizilmiştir: “Kara kuru, sivri çeneli, sivri burunlu, köşeli alınlı, kara gözlü ufak tefektir. Kahve renkli elbisesi, toprak gibi yüzü, acımtırak bakışlarıyla çamurdan çıkmış kuşa benzer. Sol yanına inme vurduğu için elini kullanmaz, ayağını sürükler. Ağzı da sola kaydıgından yutkunur durur. Dudakları düzensiz kıpır kıpır sallanır. Kollarına parmaklarına takılan altınlar eğri bir sopaya geçirilmiş gibi görünür. “ (24)

Yazar burada bir kadını tasvir etmektedir. Eseri okudukça bu kadının dışa dünyası ile iç dünyasının birbirine benzediğini görmekteyiz. Burada aynı zamanda dikkatimizi çeken bir önemli mesele de vardır: -Kadının, kadın tarafından şiddete uğramasıdır. Bu kadın, yani evin ilk kadını, iki kız çocuğunun annesi sözleriyle Benisa’ya şiddet uygulamaktadır, yani sözlü şiddet. Birinci kadının kızları ise, bir başka şekilde annesine kuma gelen eğitimli, güzel ve genç kadını hiç görmek istemiyorlar. Annesinin ve kendilerinin hıncını ondan alıyorlar. Dövmeye korktukları için başka yollarla ona eziyet ediyorlar. Örneğin; “Bir kovada,  kullanılmış adet bezleri ıslatılmış,  kanı, küfü birbirine karışıp kokuşmuş. İnsanın midesini alt üst edecek görüntü almış. Su ısınıyordu. Büyük kız geldi. Yaslandı kapıya. Suçluya, ceza verenin edasıyla konuştu: -Lekeler çıkana, apak olana kadar yıkayacaksın. Yoksa çarparım başına. Ağa babama kaçılması, iki kadının üstüne kuma olması marifet değil, anladın mı okumuş?

     Ayaklarını sertçe yere vura vura gitti.  Bakışlarında beni küçük gören, her zamanki alaycı ifadesi okunurdu. Çamaşır çitileyip ovmaktan sızlayan ellerimin su toplayan kabarcıkları delinmişti. Ağlamaktan beterdim.” (40)

Ağanın evinde beş kadın var, üçü öğretmen Benisa’yı öldürmeye bile hazırlar, ama Ağa babadan korktukları için yapamıyorlar. Ona göre de Benisa’yı hizmetçi gibi çalıştırarak ona mobing uyguluyorlar.

Benisa’ya şiddet uygulayanlardan biri ve en önemlisi avuç dolusu para verip onu kaçıran kocasıdır. O, Benisa’nın bu evde kalmayacağını anlamış, o yüzden de sürekli ona şiddet uygulamaktadır: “ -Seni gençliğime mi verdi o kahpe analığın? Parama, parama. Bu evde kim ne söylese onu yapacaksın.  Kolumu çekiyor, saçıma yapışıyor,  tekmeler arka arkaya iniyordu.

        “Kurtarın ablalarım” Feryadımı işiten yoktu.

         Kim kurtaracak?

      Yumrukları ağzımın üstüne iniyor,  ağzımın, burnumun,  patlayan dudaklarımın kanı süzülüyordu.  İşkencenin ne kadar sürdüğünü bilemedim. Kendimden geçmek, ölmek istiyordum.

       Büyük kız geldi, kolundan tuttu babasının: -Elin delisi için elini kana bulayacaksın ağa babam.  Bırak gitsin geldiği yere.” (50)

Burada şiddet üstüne şiddet görülür. Eğer bir erkek genç bir kadını karısı olarak eve getirirse,  demek onu seviyordur. Eğer kadın sevilirse, ona bu kadar şiddet uygulanır mı? Mümkün değil. Bunun için erkeğin kalbi taş olmalıdır. Kadın, bir kadının bu kadar işkencelere maruz kalmasını nasıl kabul eder.Kadınların kalbi incedir – derler. Nerde o incelik ve ya hala koca yüzü görmemiş, ana kucağında, baba yanında yaşayan yarı çocuk, yarı yetkin kızın kalbinde bu kadar kin, nefret nasıl yuva kurabilmiş… Buna da şaşırıyoruz

Eserde hayırlı bacılar, ablalar, teyzeler, halalar, nineler çoktur. Onlardan biri de Ağa’nın ikinci karısı Güllü Abla’dır. Allah, Güllü Abla’yı yaratırken ona melek gibi kalp vermiş. O Benisa’ya evladı gibi bakıyor. Yazar onun da portresini çiziyor. Onun portrede görünüşü, kalbi ile tam uyum saklamaktadır: “Boylu poslu, balıketinde, karakaşlı, gözleri koyu sürmeli, yanakları elma kırmızısı… Yuvarlak yüzlü… Hem yüzü güzel, hem de yumuşak yüreği. Çocuksuzdur. Sinirleri yıpranmıştır çektiklerinden. On yaş büyüğümdür. Şalvarı, kara boncuk oyalı ak tülbendi, tek tük kır düşmüş saçlarına pek yakışır. O sevimli renkli yüz, hiç mi gülümseyemez. Adı Güllüydü ama adından çok “Türkmen”, canları sıkılınca “Kavak” (kendi boyları kısaydı) diye çağrılır. Kocaman evin günlük işlerini yapmaya ayarlanmış canlı bir robottur o.” (24)

Göründüğü gibi, evin ikinci Hanımı Güllü de mutlu değil, özellikle de çocuğu olmadığı için mutlu değil, bu da her zaman onun başına vurulmaktadır. Yazar Güllü’nün hem yüzünün, hem kalbinin portresini çiziyor, her ikisinin güzel olduğunu okurlarına iletiyor. Güllü sanki Benisa’ya yardım için gönderilmiş Allah tarafından. O olmasaydı Ağa mutlaka Benisa’yı öldürürdü. Ağa Benisa’yı döverken Güllü korkmadan araya girer, Benisa’yı ölümden kurtarır. Benisa’yı hizmetçi görenlere Güllü Abla haykırarak cevap veriyor: “Kötülük bunlara öyle yapışmıştır ki,  bir böcek, iğrenç bir örümcek, kuduz saçan köpek gibidirler. Hükmetmeyi, bencilliği,  emir vermeyi, insana başka yüzle görünmeyi pek severler. İnsana eziyet vermekten zevk alıyorlar. İlk geldiğimde bana da böyle yapmışlardı. Allah ya bizim canımızı alsın, ya da Çoban Ali’nin canını alsın, biz kurtulak.” (40) Buradan belli oluyor ki, Benisa’nın şimdiki hayatını yeri geldiğinde Güllü da yaşamıştır. Güllü böyle yaşamaktansa ölümü daha iyi hesap ediyor.

18 yaşında genç bir öğretmeni kendine karı olarak alan Ağa’nın da sanki bu kızı dövmekten başka işi yok. Her eve geldiğinde bir şeyi bahane ederek onu dövüyor, hâlbuki geri plana baktığımızda, o yıllarda cumhuriyet kurulmuştu, insanlar yeni cemiyette yaşıyorlardı, ama hala devleti saymayanlar, kadınların hukukunu kabul etmeyenler onları fiziki ve manevi işkencelerle ezip mahvediyorlardı. Ağa Benisa’yı öyle dövüyordu ki, sanki onun ölümü bir sineğin ölümü değerinde idi. “ Azılı köpeğin gözleri gibi parlıyordu gözleri. Başımı itmesiyle duvara vurdu. Paat! Yıkıldım! Beynim, bedenim uyuştu.  Sırtıma inen tekmesiyle “hık” ettim serildim yere. Çivi kuyusuna düşmüşçesine sızlıyordu her yanım. Bedenimin çizilen, yırtılan yerleri kanıyordu ama umutlarımdı asıl kanayan. Ala kana bulanan ak pak umutlarım. Enstitüdeki Meslek Bilgisi öğretmenimin bu sözlerini anımsadım: “Mücadeleden yılmazsanız en zoru bile başarırsınız.”.” (71)

Evet, bu kadar zorluklara göğüs geren Öğretmen Benisa, bu kadar zulümlere maruz kaldıysa da, güzel duygularını, en önemlisi ise mücadelesini ve yarına umutlarını kaybetmedi. Güzel duygular dedikte biz bunu kastediyoruz, ona zülüm eden ağanın ilk karısını ona emanet ettiğinde hep ona yardım ediyor, ama o kadın kızlarıyla bir olup ona kötülük yaptılar. Eğer mücadelesini ve yarına ümidini kaybetseydi, o bu günlere gelip çıkamaz ve bizi Cumhuriyetin ilk dönemlerinde Anadolu kadının zulümlerini bize anlatamazdı.

SONUÇ: Türkiye’nin tanınmış kadın yazarı Huriye Saraç’ın “Öğretmen Benisa” eseri Anadolu kadının gücünü, başarısını bize göstermektedir. Yazar demek istediği, insan vatanını, milletini canı kadar severse, her tür mücadeleden başarı ile çıkar, kadın namusunu, şerefini korursa hayatta en güzel yerlere gelebilir. Huriye Saraç böyle kadınlardan biridir. Meslek sevdası, Atatürk’e olan sonsuz sevgisi, millete, halka olan büyük sonsuz saygısı onu mücadeleden yıldırmadı. O kanıtladı ki, kahramanlar sadece savaşta olmuyor, hayattaki mücadelelerde de kahramanlar vardır, o kahramanlar sadece erkekler değil, kadınlar da kahramandır. Böyle kahramanlardan biri de Öğretmen Benisa’dır. Türk halklarını ölmez lideri Atatürk’ün açtığı Köy Enstitüsünde eğitimi olan Benisa, Atatürk’ün onlara gösterdiği bu saygıyı, bu itibarı doğrulttu, Ata’nın vasiyeti üzerine uzak köylere gitti, çocukların kafasında maarif, eğitim, bilgi ışığı yaktı, onlara ilimi irfan öğretti. Bugün Öğretmen Benisa’ların çoğu tarihe kavuşmuşlar, ne mutlu bizlere ki, Atatürk’ün yadigârı, onun manevi kızı, aziz evladı Huriye Saraç. “Öğretmen Benisa” bizim aramızdadır. Biz Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yaşayan, o döneme canlı şahit olan Öğretmen Benisa ile birlikte o döneme başvurduk, tarihin tozlu, ama şerefli sayfalarını çevirdik, onunla ağladık, onunla sevindik, onunla gurur duyduk. Ne kadar ki, Huriye Saraçlar ile bu dünya güzeldir, yaşamaya değer… Dünyaların omuzları üzerinde daha kuvvetli durmaktadır.