Muzaffer Güler’e…

Sevgili Oğlum,

Acılarımı, özlemlerimi nice yıllar içime gömdüm.

Sonra sen doğdun, nice zorlukları seninle birlikte aştık.

Doğal olarak anandım, yeri geldi baban oldum.

Seni gelecek günlere hazırlarken çok zorlandım.

Ancak hiçbir zaman başımı önüme eğdirecek bir yolu düşünmedim.

Dayandım, direndim, başardım.

Nerelerden geçip geldiğimizi,

Anılardan yola çıkarak anlatmaya çalıştım.

Gerçekleri söylemekten korkmadım.

Ama yine de söylemediklerim oldu.

Kuşkusuz yalnız sana seslenmek değil amacım.

Başkalarının da bilmesini istedim çekilenleri.

Bir bakıma, geçip giden çileli bir kuşağın romanıdır bu.

1940′lı yılların karanlığından

Köy Enstitüleri’nin aydınlığına çıkmak…

Yaşam koşullarının bıçak sırtı yılları,

Yitirilen umutlar, her şeye karşın

Ayakta kalma savaşımı, yaşamın türküsünü

Söyleme direnci, coşkusu…

Unutulmus bir zaman aralığından

“yaz!” diyor şimdi…

 

Huriye SARAÇ