Kayayı Delen Tohum

YEDİ KARDEŞTİK

Hepimizin adını babam koymuştu. Ağabeyim Hüseyin’e babasının, ablam Rukiye’ye anasının adını vermiş. Benim adımı da, Edirne’de askerlik yaparken gönül düşürdüğü kızların adlarının ilk hecelerinden kurmu; Behice / BE, Nihal / Nİ, Safiye / SA, birleştiğinde BENİSA olmuştu. Ama nüfus kağıdımda “Huriye” yazıyordu. O da babamın ninesinin adıydı. Okuldu ise, soyadımla “Saraç” diye çağrılıyordum. Çok yakınlarım “Benisa” da diyorlardı. Ona, zaman zaman köyümün adı ekleniyordu: Aslanköylü. Adımdan ötürü bana yakınlığı daha başkaydı babamın. Ancak; üvey anam kıskanıyordu ya da babamın geçmişini anımsatıyordu ki, bu yüzden kızıp bu adı söyletmiyordu. Diğer kardeşlerime de, Memduh, Avni, Fikir, Şeref… yine askerdeki komutanlarının adlarını takmıştı. Köyde beni Benisay, ablamı Urkuş, Memduh’u da Memdi diye çağırıyorlardı.
Öz annemiz öldüğünde ben beş yaşındaydım. Memdi dört, Avni iki, ağabeyimiz on bir… Fikir ile küçüğü Şeref ilk analığımdandı… Ablamsa, benim bir yaş büyüğümdü ama anamız gibiydi. Bizleri korumak için şafakta kalkar, her işe koşardı. Alabildiğine şefkatli, alabildiğine yumuşak… Üstelik güzeldi. Ama güzelliğinin hiçbir zaman farkına varamadı ablacığım… Yoksulluk acısıyla doldu taştı yüreği… Dünyada kendisine sevinç payının düşmediğine inanmıştı…
Sabahın er saatinde işler bizi bekliyordu. Dokuz, sekiz, yedi yaşın çocuklarıydık daha. Ama ne iş bizi bırakıyordu ne de biz işleri bırakabiliyorduk. Analığımızın sövüp dövmeye hazır bakışları, kimselerin bilemediği anlatılmaz eziyetleri altında çırpınıyorduk. Bu güç yetmez işler nasıl yapılırdı?… Yapıyorduk işte! Kırıp dökmeden, yarım yamalak bırakmadan; boyumuzun yetmediği yerde ayağımızın altına bir şeyler koyarak, bir şey bulamazsak birimiz çömelip öbürümüz üstüne çıkarak yapıyorduk. Birimizin gücü yetmiyorsa üçümüz bir oluyorduk. Anamızla babamız sanki iş için doğurmuştu bizi. Gün boyunca etimiz kemiğimiz yoğruluyordu. Yük beygiriydik sanki.
Ama okulumuz açılacaktı…