Tamilla ALİYEVA

Dünyaca ünlü Amerikalı filozof R. Emerson bir yazısında şöyle der: “Romanlar kişinin kendi öz yaşamına, deneyim ve çekilerine döner, yalnız kendine özgü olanı seçerek kendi yaşam gerçekliğini asıl gerçek gibi yazmayı becerirse, ondan çekici, ilginç kitaplar çıkabilir.”

Eğer Emerson, Huriye Saraç’la aynı dönemde yaşasaydı, derdim ki, o, “çekici kitap” derken mutlaka “Öğretmen Benisa”dan söz ediyor. Gelin, Saraç’ın “Öğretmen Benisa” kitabından konuşalım.

Önce diyeyim ki bu bir “Giriş”, “İlk Söz” makalesidir, çünkü kitap hakkında birkaç makale yazmayı düşünürüz. Örneğin: “Romanın özü ve kurgusu”,  “Eserdeki kahramanlar”,  “Anadolu kadınının gücü”,  “Romanda gelenek ve göreneklerimizim sunumu”,  “Köy Enstitüleri ve kızlarımız”, “Köy Enstitülerinde eğitim öğretim”,   “Köy Enstitülerinde öğretmen – öğrenci ilişkileri”,   “Romandaki anlatım tekniği”,  “Romanda Anadolu doğasının betimlenmesi”,   “Anadolu, özellikle, Afyon-Emirdağ mutfağının eserde betimlenmesi”,  “Eserin dil ve biçem özellikleri” v.b. Belki bu konuların sayısı daha da artırılabilir.

Eğer desem ki, son yıllarımda beni büyüleyen böyle bir eser okumamıştım, bence kimse yadırgamaz. Zaten benim fikrimi bugün Türkiye’de çok kişi olurlayabilir. Bugün kime sorsan,  “En güzel çağdaş roman hangisidir?” Hiç düşünmeden, “Öğretmen Benisa” der. Son yıllarda çok roman okudum,  iki Amerikalı yazarın romanlarını çok beğenmiştim. Düşünmüştüm ki beğendiğim sadece onlar olacak. Ama “Öğretmen Benisa” yı okuduktan sonra fikrim değişti:

–Hayır! Benim varlığımı kavrayan eser “Öğretmen Benisa”dır.  Neden? Çünkü o benim annemin dilindedir, o benim gelenek ve göreneklerimin mutfağımı gösterir. O benim eğitim yöntemimden, benim toprağımdan, anababamdan konuşur. Amerikan romanları bir edebi eserden öte geçemiyor;  elbette onlardan hümanist, manevi duygular alırım, ama o romanlar beni anlatmıyor. Öğretmen Benisa benim; oradaki Tosun Amca ise babamdır, iyiliği ve kötülüğü ile üvey anne, benim çocuklukta tanıştığım üvey annedir.  Romanı okudukça şaşkınlık içinde dalıp gidiyorum:

–Huriye Hanım benim köyüm de mi yaşamış? Nerden biliyor bu gerçekleri?

Bir şeyi unuturum: Mesafeler uzak olsa da soyumuz bir kökten geliyor: Türk’üz, Türkmen’iz… Maddi medeniyetimiz aynıdır. Evlerimizin inşası, içerisindeki düzen, halılarımız, bahçe bostanımız, peynir katığımız, nişan düğünümüz, bir sözle bizi ayıracak hiçbir şey yok arada… Huriye Hanım da bunları üç ciltlik eserinde birce birce kaleme almış.

Düşünürüm, Allah’ım bu kadın mucize mi? İnsan, 40’lı yıllardaki olayları nasıl bir bir hatırlar?  Örnek:

“Samanlığın duvarına dayalı yabalardan birini ona verdim. Birini ablam, birini ben aldım. Boyumuzdan uzun sapına yapışıp çalışmaya koyulduk. Memdi, samanı geriden aşağı kaldırıyor, biz de onu samanlığa atıyorduk. Saman tozuyor, burnumuzu tıkıyor, soluk almakta zorlanıyorduk.”

 

Biliyor musunuz, bu bölümü okurken beni öksürük tuttu, sanki boğazıma saman tozları girdi. Eserin gücü buradadır. Bir zamanlar ben Nobel ödüllü Amerikalı yazar E.Hemingwey’in “İhtiyar ve Deniz” eserini okurken okyanusta büyük bir balık yakalayan ve bu balığı teknesine kaldırmak isteyen ihtiyar Santiago’nun ellerini ip kestikçe benim ellerim acıdı ve ellerimi ovuşturdum… Santiago çiğ balık yerken benim midem bulandı… Jules Vernes’in “Kaptan Grant’ın Çocukları” eserini okurken denizdeki tufan beni yorganın altında saklanmaya zorladı. 14 yaşımda bu eserleri okuduğumda düşünmezdim ki,  gün gelir, 59 yaşımda Saraç’ın kitabını okurken 14 yaşında olduğu gibi eserin etkisi altına düşeceğim, saman tozu beni öksürtecek, aç kurtlar Benisa’yı takip ederken ben korkudan esim esim eseceğim, üvey anne veya babası ya da Ağa, Benisa’yı tekme tokat döverken romanı bir yana bırakıp kendimi korumaya çalışacak ya da hüngür hüngür ağlayacağım… Veya Ağa’nın evinden kaçarken tarlada yakalanan Benisa’nın çektiği korkulardan benim de yüzüm bembeyaz olacak. İş için Ankara’ya giden Benisa’ya zengin kadınlar elbise getirir. Gömlek, kazak vb. O gömlekler rüyama giriyor ve bana derler ki, bu gömlekler Benisa’nın gömlekleridir. Şaşırırım: –Yıllar geçmiş ve bu gömlekler hiç eskimemiş. Bakın eserin gücüne! Eserdeki olaylar beynimizin katlarına, bilinçaltına yerleşiyor ve rüyalarımızda ortaya çıkıyorlar.

Hangisini söyleyeyim. İnsanın bütün varlığını titreten böyle bir eser gördünüz mü? Bir de herhangi eseri okurken onunla “diyaloğa”  girmedim. İlk eserdir ki, ben bir kitapla diyaloğa girdim…

Bu kitap, sıradan bir kitap değil, insanla insan gibi konuşuyor. Şahsen benimle konuştu. Nisan ayının evvelinde dostlugumuz başladı “Ögretmen Benisa” ile. Önce sakin sakin dostluk edindik, sonra ise delicesine âşık olduk birbirimize. Üç kez okudum, halâ yatağımın başı üstündedir. O benim sevgilim, ben ondan ayrılmam ki. Her gün görüşürüz. Uyumadan önce konuşmasak, dertleşmesek uyumak yok. Şimdi neden dedim ki, o benimle konuşur? Çünkü Saraç olayları öyle anlatır ki, ben o bölümü okurken, “Can, kurban olayım” demekten kendimi alamam. Kapısına gelen Benisa’ya abisinin tepkisini görelim:

“Güçlükle kalkabildim sedirden. İç odanın kapısı açıldı. Boynuna sarılıp elini öpmek istedim, ama olduğum yerde kalakaldım. Başım önüme düştü. –Geldin ha? Çocuğunla gelme dememiş miydim sana, geldin demek? Öfkeliydi sesi.”

Şimdi burada, “Can, derdine kurban olayım!” deme göreyim. Nasıl demezsin?” Atalar ne güzel demiş: Düşenin dostu olamaz. Yine abisi Benisa’yı suçlamayı sürdürüyor:

“Yerle gök birbirine ne kadar uzaksa sen de öğretmenliğe o kadar uzaksın.”

Şöyle geçirir Benisa içinden:

“O konuştukça bedenim birbirinden ayrılmıştı sanki.”

Bu duruma, bu ifadelere duyarsız kalmak olur mu? Akıtma gözyaşlarını, kitabın sayfalarını öpme göreyim, nasıl öpmüyorsun? Bunu yapmazsan, göğsünde yürek olduğundan şüphe ederim. Seni insan saymam. Bu benim fikrimdir, başkası ne derse desin.

Şimdi de mutlu olaylara bakalım: Onlara da kayıtsız kalmıyor okuyucu. Çünkü Benisa ailemizin bir üyesi, kızımız, bacımız oldu bizim. Kederine üzüldük, sevincine sevindik. Eserdeki Kâmil Hoca’yı eserden çıkarabilseydik, ellerine, yüzüne yüzlerce öpücük kondururduk. Kâmil Hoca sadece Benisa’nın değil, sanki bizim de babamız oldu. Eseri okurken, “Bundan sonra senin de manevi babanım” dediğinde,  gece saat 02:00’de bağırdım:

–Yaşasın! Bak, insanın içini hoplatan eser böyle oluyor…

Sayfaların üzerindeki kayıtların birinde böyle yazmışım:

“Ay, ay, vallahi öleceğim.”

Nedir beni öldüren? Şimdi sizlerle paylaşıyorum:

“Bugün seni mesleğinle evlendiriyorum. Eşine isteyerek, severek kavuşuyorsun. Hangi meslek olursa olsun, insanın eşi gibidir. Şöyle ki, insan eşiyle anlaşamaz, mutlu olamazsa mahkemeye gider, boşanırlar. Ama insanı mesleğinden boşayacak mahkeme daha kurulmamıştır.”

Bu satırları okurken böyle yazdım: Ay, ay, çok güzel, öldüm, vallahi öldüm. Bu, sevinçten ölmektir.

Zaman zaman eserde kederden “öldüğüm” de olurdu: Tarlaya çalışmaya giden çocukların azığının üvey anneden tarafından kesilmesi…

“Bir gün yemeseniz acınızdan ölmezsiniz ya?  İşinizi tez bitirin gelin.”

Yukarıda dedim ya, eserin dili mucizedir. Bu kadar rahat okunan eser görmedim.  Yarım bırakıp kitabı kapatmak istesen yakandan tutar:

(Nereye?) der. İnsanın Türkçesi bu kadar güzel, akıcı olur mu? İnsan kendi dilinin inceliğini bu kadar derinden bilir mi? Vallahi, bu eser beni Türkcemizin âşığı, deli divanesi yaptı. Defalarca, “Kurban olayım şeker şerbet Türkçeme”  dedim. Bu eserin dili bir dilcilik okuludur. Yöre lehçesini öğrenmek için bir okuldur. Kitap Üniversitelerin Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde ders kitabı olarak kullanılsa yeridir.  İnsan için derler ya, “Dilinden bal süzülür”,  işte biz de bunu “Öğretmen Benisa” kitabının dili  için diyebiliriz: Dilinden bal süzülen eser. Örnek:

“Kaygılardan uzakta, dingin bir limandaki ilk gecemde ölü gibi uyumuşum. Uyandığımda gün ağarmaktaydı. Giyindim, sabun ve temizlik kokan yatağı katlayıp duvardakı oyma yüklüğe yığdım. Ayaklarımın ucuna basa basa çıktım dışarıya.”

Bir de kahramanların kullandığı yerel sözler var. Bunlar eserin dilini canlı kılar, değerini artırır:

“Ablam fırçayı çekti, bana bırakmadı. Yönü duvara dönüktü.

“–Yaparım ben! Okullusun, hanımsın gayrı sen!” Veya:

“Odanın kapısı açıldı. Ayak sesi analığımındı:

–“Kalk! Okuduğu kendini sokasıca! Çabuk ol! Silkin çık yataktan! Siftinme uyuşuk uyuşuk”

Merdivenden aşağıya inerken bağırıyordu:

“–Günün doluyor, gene gidiyorsun enstitüye, oğlanlarla sevişmeye!”

Yazar kahramanının konuşmasıyla onun iç dünyasını açıyor. Bu sözlerin sahibinin kalbini açıp göstermeye ihtiyacı yok, her şey gözönündedir. Veya:

“Veli yine ünledi:

–“Muhtar emmiii!”

Karısı çıktı,

“Muhtar yok,  şeer’e  (şehire) gitti. Gelir gayrı.”

Şirin köy konuşması insanın içini kıpırdatır, kulağımıza en güzel musiki gibi gelir.

Huriye Saraç’ın yarattığı doğa tasvirleri ayrıca bir makalenin konusudur. Anadolu’nun dört mevsimi bu üç kitapta gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçiyor. Bu doğa betimlemelerini gören insan yeniden ülkesine, onun zengin doğasına âşık olur. “Ne iyi ki, bu güzel ülkede doğdum!” diyor ister istemez. Güçlü yazarlar doğayı elbette güzel betimliyor. Huriye Saraç ise yazarlığa ilk olarak bu kitapla başlamıştır. İlk defa eline kalem alıp roman yazan bir yazarın böyle bir doğa betimini ortaya koyması mucizedir. Sormadan edemiyoruz: Bu kadın ressam mı? Bu kadın biyolog mu? Toprağın altını, üstünü, meyvesini, sebzesini, kışını baharını, çiçeğin rengini, kokusunu… Bilmediği yok. Bu kız ormanlarda mı doğup büyüdü? Başak tarlasında, gelincikler arasında, yeşil çimenlerde, renkli kelebekler arasında mı yaşadı? Hayır! Gün başını ateşle döverken buğday biçen, işini acele bitirmek isteyen küçük çocuk, genç kız Benisa bu tarlanın güzelliğini duyabilir mi? Soğuktan titreyen elleriyle nehrin buzunu kırıp su taşıyan bir kızcağız, kışın, karın güzelliğini, donmuş nehrin korkunç görkemini nasıl anlatabilir?

Demek bu yazara yüce Tanrı çektiği azaplar karşısında bir dayanma gücü, özel bir yetenek vermiş ki, bunları yapabilmiş. Biliyor musunuz, ben eseri okurken dört mevsimi yaşadım. Bahar çiçeklerinin kokusunu duydum. Nisan yağmurlarında ıslandım, yıldırımların sesinden korktum. Agaçlardaki vişnelerin, kirazların tadını damağımda hissettim. Sonbaharda taze cevizler yedim, kış hayvanlarını seve seve kokladım. Ceviz yiyen sincaplar benim de avcuma geldiler, cevizleri alıp dallara taşıdılar. Hangisini söyleyim, hangisini deyim!

Huriye Saraç’ın kitabını hiçbir kitapla kıyaslamak istemiyorum. Belki de, “Öğretmen Benisa”yı “Çalıkuşu”yla kıyaslayanlar vardır. Kendileri bilir. Her eser yazarın alınterinin ürünüdür. Her bir eser büyük uğraşlarla ortaya geliyor. Ben eserleri çeşitli çiçeklere benzetirim. Her çiçeğin öz güzelliği, öz kokusu var. Birbirine benzemedikleri için hangisinin daha güzel olduğunu söylemek zordur. Çünkü çiçeklerin hepsi zevke göre değişir. Kimi karanfil ister, kimi nilüfer, kimi menekşe, kimi leylak… Bir zamanlar bana öyle gelirdi ki, “Çalıkuşu”ndan başka eser sevemem; ama görüyorum ki, şimdi de “Öğretmen Benisa”yı seviyorum, elimden bırakamıyorum. Üçüncü defadır okuyorum, yine okuyacağım. Buna şüphem yok.

Bazı eleştirmenler “Ögretmen Benisa” hakkında bir şeyler söylüyorlar. Örnegin, Ağa’nın Benisa’yı kaçırtıktan sonra ilk gece olayını. Bu bağlamda  çok değerli editörümüz Yetkin Aröz de yazmış: “Huriye Saraç bütün hayatını kâbusa çeviren o dehşetli geceyi hatırlamak istemiyor.”

Haklı söze ne denebilir. Biraz geçmişe gidelim. XIX. asırda Avrupa’da kadınların eser yazmasına çok kötü bakıyordular. Ünlü Fransız yazarı George Sand (aslı ismi Avrora Dyudevan’dır, kızlık soyadı Dyupen’dir)  ilk eseri “Roz ve Blanş”ı erkek ismi ile bastırmıştır. O dönemde kadın yazarlara iyi gözle bakmaz, onlar hakkında dedikodu yayarlardı. Ben ise derdim ki, kadınların eser yazması kahramanlıktır. Özellikle, hayal ürünü olmayan, şahsi hayatını esere konu etmesi iki kat kahramanlıktır. Her kadın hayatını yazar, ama böyle bir edebî eser yazamaz. Kuru bir şekilde hayatı yazmak okuyucuya ne verecek? Tabii ki, hiç. Yoksa herkes şöyle diyebilir: Bizim de acı bir hayat yaşantımız vardı.  Yaşıyabilirsiniz, ama o hayatı bir eserle ışıklandırabilmezsiniz. Yine söylüyorum: Bu kitap bir kızın hayatı değil, o dönemde yaşayan bütün kızların tipikleştirilmiş hayatıdır. O dönemin manzarasıdır. Eğitimin nice zorluklarla köylere götürülmesinin gösterilmesidir. İnsanların yol ayrımında kalışının okuyucularla paylaşılmasıdır. İnsanların bir kısmı: –Kız okur mu? Bir kısmı: –Hayır, okuyamaz! Bir kısmı: –Okusun mu, okumasın mı? diye soruyorken, böyle bir dönemde köyden bir kız okumaya gönderilir.

Şimdi burada bir soru var: Gerçekten mi Tosun Amca eğitimi değerlendirir? Yoksa kızının kazanacağı paraya mı gözünü dikiyor? Eğer eğitimi değerlendirirse, neden kızının parasını elinden alıyor? Yani sorular çok!

 

Yine geri dönelim, yarım kalan ilk gece olayına dönelim. Hangi kadın sırrını bütün Türkiye ve dünya ile paylaşır. Diyelim ki, bütün Türkiye onu şahsen tanımıyor, ama kitabını okumuştur, Kimi yakınları? yaşadıklarını yazdığına  tepki  gösterirler. Erkek yazarlar ilk gece olayını ballandıra ballandıra yazabilir, ama kadınlar yazamaz.  Gerçeği böyle değil mi? Bunu hepimiz biliyoruz, gelin açıkça söyleyelim. Kimileri diyorlar ki, neden “Öğretmen Benisa’nın” eserinde o dönemin iktisadi, siyasi olayları yoktur? Bu eleştiriye Rusya yazarı A. P. Çehov’un fikri ile yanıt vermek istiyorum: “Edebi eser yazarken siyasi, iktisadi, toplumsal fikirlerden, cümlelerden sakınmaya özen gösterilmelidir.    Çok kullanırsan, eserin edebî kimliği azalır. Eğer Saraç bunları kullansaydı, eseri bu kadar güzel olamazdı. Bir de Çehov bedii eserin kurallarını belirliyordu. Nedir o kurallar?

 

1.Salt özgünlük; 2. Gerçeklik; 3. Doğallık; 4. Cesaret ve nitelik; 5. Çekicilik ve içtenlik. Ben diyorum ki, bunların hepsi Huriye Saraç’ın eserinde vardır. “Öğretmen Benisa” eserinde objektif olmayan hiçbir şey yoktur. Her şey gerçektir, eserde doğallık ilkesiyle tam örtüşme olmuştur. Böyle olmasaydı, eser akıcı bir şekilde okunmaz, bu kadar ünlenmezdi. Yazar, eserde gerçeği göstermek için tam on beş sene beklemiş, özümsemiş.

 

Eser, orijinal eserdir. Şimdiye kadar yazılan ve çok okunan eserlerde bol bol hayal ürünü vardır, burada hayal mayal yok. Hayatta ne varsa, esere göçürülmüştür. Şimdiye kadar yazılan eserlerde kahramanlar sadece onlara ait olayların içindedirler, Saraç ise daha geniş bir hayatı betimliyor. O sadece öz hayatını göstermekle kalmıyor, bütün Anadolu kültürünü, sosyal hayatını, kadınların kızların günlük yaşamlarını, doğamızı, yeni yeni yeşermeye başlayan ülkemizin ilk titrek adımlarını gösteriyor. Aile münasebetleri, ata evlat münasebetleri, komşuluk, akrabalık ilişkileri, gelenek görenekleri anlatıyor. O bunları kendisi için bir vatandaşlık borcu sayıyor. İnsanın yüreğinin büyüklüğüne bakın. Sözgelimi eğitim meselesi. O zamanki Köy Enstitüsü belki bir Üniversite değil ama, bir Akademi kadar önem taşıyordu. Şimdi ülkemizde Üniversiteler sayısız hesapsız. Gerçeğini söylüyorum: Asıl Üniversite, Köy Enstitüleri olmuştur. Üniversite, üniversal, her taraflı bilgi veren anlamındadır. Aslında Köy Enstitüsü üniversal idi. Orada çocuklar bütün fen bilimlerini öğrenmekle beraber, biyolojiyi doğanın koynunda ögrenirdi. İneklere kulluk ediyor, hastalandı mı iyileştirir, otunu veriyor, sütünü sağıyor, sütünden çeşitli besinler hazırlıyordu. Dikiş dikmeyi, hastaya hizmeti, iğne yapmayı öğrenirler. Meyve ağaçları diker, büyütür, mahsulünü toplardılar. Aynı zamanda buğday, sebze ekiyor, topluyordular. Coğrafya derslerini açık havada yapıyorlardı. Bir sorunu da dikkate almak gerekir. Köy Ensitüsüleri hakkında çok eser yazılmıştır, ama bence Saraç’ın “Öğretmen Benisa” kitabında bu okullar daha geniş, ayrıntılı, ilginç halde ışıklandırılmıştır.

Eser hakkında bir gözlem aktarmak istiyorum. Birinci kitabı okumaya başladıktan sonra Huriye Saraç’ı çok iyi tanıyan araştırmacı yazar, şair Muharrem Kubat’a telefon açtım, sorum şöyle oldu:

–Huriye Saraç Avrupa’da yaşamış mı?

–Evet, Belçika’da yaşıyor. Neden sordun?

–Eserinden anlaşılıyor.

 

Sözü bağlarken, kitabın editörü Yetkin Aröz’den söz etmemek Allah’ın ağırına gider. Aröz iyi bir evlat yetiştiren ve onun uğurlarına sevinen babaya benzer. Huriye Saraç yazdı, o yayına hazırladı, eser dillerden, ellerden düşmedi, bütün Türkiye’yi, Avrupa’yı, Türk dünyasını titretti, Yetkin Aröz’ün de kalbi onurla çarptı. Çarpıyordur da. Çünkü editörlüğünü yaptığı her bir eser onun evladıdır, bir ata gibi sevinir, eserleri üzerinde çalıştıgı yazarlar uğruna. Mutlaka Huriye Saraç’ın uğuru aynı zamanda Yetkin Aröz’ün uğurudur. Ellerin var olsun, Yetkin Hocam…

 

Bu yazıyı kaç aydır kafamda tasarlıyorum. Nasıl yazayım ki esere layık olsun. Ama biliyorum ki, ne kadar güzel yazsam, eserin bir cümlesindeki titreşimi, bir cümlesindeki sıcaklığı, güzelliği burada ifade edemem. Bir de özlü yazmak istedim, olmadı. Okuyucunuzu da yordum galiba. Ama sözüm yine de bitmedi. Zaman zaman daha ayrıntılı işleyeceğim. Ömür yeterse…

Bu olağanüstü eser yüzlerce makalenin, dahası nice kitabın konusu olacaktır. Nice inceleme kitabı ve doktora tezi bu yapıtı ele alacaktır. Yukarıda, bu Huriye Saraç’a Allah vergisi dedim ya, bunu Prof. Dr. G. Alibeyli de söylüyor

Huriye Hocam, vatan karşısındaki misilsiz zahmetin için ellerinizden öpüyorum. Siz, Türk halkına bitip tükenmeyen, değeri hiçbir şeyle ölçülemeyen bir servet armağan etmişsiniz.  Bu halk her zaman sizinle onur duyacak, övünecektir. Ne iyi ki, edebiyatımızın, kültürümüzün sizin gibi işçisi, koruyucusu var. Bu kültür daima yaşayacaktır,  XVIII. asırda İngiltere’de J. Svift, “Gulliver’in Seyahatleri” eseriyle nasıl İngiltere’nin ansiklopedisini yazdıysa, siz de “Öğretmen Benisa” ile Orta Anadolu’nun ansiklopedisini yazdınız. Kalem tutan elleriniz yorulmasın.