Yaşar İLİKSİZ

ÇALIKUŞU FERİDE’DEN DAHA GERÇEKÇİ, DAHA DRAMATİK BİR ROMAN
Yetkin Aröz’ün ‘Kayayı Delen Tohum’ olarak nitelendirdiği Huriye Saraç ya da babasının ona seslendiği isimle ‘Öğretmen Benisa’nın hayat hikayesi Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu’ndan daha gerçekçi, daha dramatik ve daha etkileyici bir içeriğe sahip.
Afyon, Emirdağ’ın Aslanköyü’nde 1930’lu yıllarda dünyaya gelen Öğretmen Benisa, ikizi kız, beş kardeşin ortancalarından. Annesini çok küçük yaşta kaybeden Huriye Saraç, roman kahramanlarına taş çıkartan birbirinden kötü iki ayrı üvey ana elinde, acı ve merhametsizlik içinde büyüdü. Köy Enstitüsü onun için üvey ana elinden ve merhametsizlik ortamından kısmi bir kurtuluş vesilesi oldu… Ama onun çilesi sadece üvey ana elinden değil, içinde bulunduğu sosyal koşullara da koşut olduğundan öğretmenliği döneminde bile sıkıntı ve acı dolu günler geçirdi.

KARİZMATİK BİR BABA
Huriye Saraç’ın babası 5 vakit namaz kılan ama imam ve cemaat ile uyum sağlayamayan enteresan bir kişilik. Özellikle kızını köy enstitüsünde okutma konusunda hayli cesur ve fedakâr bir yaklaşım sergilerken, zaman zaman gelenekçi davranışlarıyla da farklı bir kişilik sergiliyor. Çok partili döneme geçiş süresinde Demokrat Parti’nin ocak başkanları arasında yer almış olması onun muhafazakâr yanını en somut göstergesi… Öte yandan kızına seslendiği Benisa adının askerlik yaparken gönül verdiği üç genç kızın baş hecelerinden oluşuyor olması da hayli çapkın ve karizmatik bir kişilik olduğunu gözler önüne seriyor. Zaten eşleri öldüğünde çok rahatlıkla yeni bir evlilik yapabilmesi onun renkli kişiliğini izaha yetiyor.

YAKIN TARİHE IŞIK TUTAN ANILAR
Huriye Saraç bugün 76 yaşında fedakâr bir öğretmen ve anne olarak yazarlığa adım attı. O herkesin bir solukta okuyabileceği sürükleyici bir roman yazdı. Ama yazdıkları bir edebiyat eseri olmaktan çok daha önemli çünkü o hayatının romanını yazan ender yazarlardan…
Huriye Saraç’ın anıları Türkiye’nin çok partili döneme geçiş yıllarında çekilen sancıları oldukça farklı bir bakış açısı ile gözler önüne seriyor. Usta kalem ve sivil toplum örgütlenmesinin önde gelen isimlerinden Yetkin Aröz’ün düzenleyerek yayına hazır hale getirdiği anılar, Öğretmen Benisa adıyla Broy Yayınevi tarafından kitaplaştırıldı… Öğretmen Benisa her sayfasında roman tadı duyacağınız gerçek bir hayat hikâyesi. Ama dramatik bir öykü olmanın ötesinde yakın tarihin en tartışmalı döneminin canlı bir tanığı…
Üstelik alışılageldik “Köy Enstitülü” imajının hayli dışında ‘aykırı’ bir kişilik olması hasebiyle Huriye Saraç’ın anıları daha da yarı bir önem arz ediyor. Saraç okullara ne devrimcilerin ne de muhafazakârların açısıyla bakıyor. O bir ‘köylü kızı’ olarak kalabilmenin gururu ile satırlara döküyor yaşadıklarını.
HURİYE SARAÇ’LA ÖĞRETMEN BENİSA ÜZERİNE KONUŞTUK

Yİ – Sayın Saraç, Öğretmen Benisa’yı dört yüz sayfaya yakın olmasına karşın hiç zorlanmadan okudum. Bir anı roman akışı içinde anlatılanlar son derece yalın bir gerçekliği yansıtıyor. Acının ve sabrın, güzel günlere özlemin özsuyu sinmiş bütün satırlarına. Kimi yerlerde tutamadım kendimi… Buna ne diyorsunuz?
HS – Herhalde sevinmem gerek… Ama buruk bir mutluluk bu. Yine de çok güzel. Yaşanmışın bile yazılırken ne acılar ne hüzünler verdiğini, ne gözyaşları döktürdüğünü anlatamam. Kitabı yayına hazırlayan, baştan sona emek veren, adeta benimle birlikte yeniden yaşayan Yetkin Aröz’ün şair birikimi, duyarlı kişiliği olağanüstü örtüştü bu yaşam öyküsüyle. Önsözünde de değindi bu olguya.
Yİ – Evet, Önsöz’de var ama, biraz daha ayrıntı soracağım. Öyle görünüyor ki, anlattıklarınız bir film karesi gibi şerit şerit sarılmış belleğinize, ayrıntıları bile unutmamışsınız. Bir yetenek olduğu kuşkusuz. Peki, bütün bunlar bu denli beyninizde yazılıydı da neden bunca beklediniz. Ancak yetmişli yaşların ortalarında okurla buluştunuz?
HS – Otuz beş yaşlarındaydım, oğlumla babamın evine gitmiştim. Babam, üvey ananın yapıklarını öğrenmiş, ondan ayrılalı çok olmuştu. Birgün, “Bütün bu yaşadıklarımı, yaşadıklarımızı, çektiklerimizi anlatacağım. Hiçbir anını unutamadım, unutamıyorum da…” deyince: “Yaz, ancak ben öldükten on beş yıl sonra yaz bunları” dedi babam. Ona, “Neden on beş yıl sonra?” diye sorduğumda: “Artık beni tanıyan kimse kalmamış olsun. İstesem de yaptıklarımdan büyük bir acı ve keder duyuyorum. Bana söz ver!” dedi. “Söz” verdi. 1985 yılında, ölüm döşeğindeyken, yaşlılığın ve hastalığın verdiği acının ağırlığı altında ağlıyordu. Ölmeden önce ellerimi tutarak, “Bana verdiğin sözünü tuttun, yazabilirsin, yolun açık olsun!” deyişini unutamam. 1985 yılında yanımda öldü babam. İki binli yıllarda kâğıtlara dökmeye başladım. Yaşamımın anlamı ve nedeni oldu yazmak. Bütün bu çekilenleri herkes bilsin istiyordum. En yakınlarım, oğlum bile çok azını biliyordu, çoğunu da eksik ya da yanlış duymuştu. O günlerde yurtdışından yenilerle dönüş yapmıştım. Eski dostlarımın nerelerde olduklarını bilmiyordum, çoğunu yitirmiştim. Çifteler Köy Enstitüsü Mezunları Günü’ne katıldığım bir gün, birkaçını görebildim. Orada bizden öncekilerden Mehmet Cimi’yi tanıdım. Tonguç Baba ve O Yıllar Dile Gelse gibi kitapları yazmıştı. Ondan yardım istedim. Yardımcı oldu, sonra, yakın arkadaşı Yetkin Aröz’le tanıştırdı.
Yİ – Öğretmen Benisa’ya dönelim isterseniz… Çok küçük yaşlarda annesiz kalmış beş kardeş. En büyüğü 8-9 yaşında… Üvey analarla onlara ik kardeş daha ekleniyor. Yeni gelenle, yedi kardeşlerin çekileri ve başlarına gelenler, bir ünlü yazarımızın dediği gibi, anlattığınız üvey ana tipi, dünya edebiyatına girecek denli edebi kimlik… Romanda bir Köy Enstitüleri olgusu var. Bu konu üstünde duralım biraz. Notlarıma göre, 1941’de açılmış köyünüzde okul. Üç yılda bitirmişsiniz. 1944’te Çifteler Köy Enstitüsü’ne girmişsiniz. 1951’de öğretmen olmuşsunuz. Öğretmenlik ve Enstitüsü gerçeği romanın bir bölümünü içeriyor bu yaşam öyküsünde. Bilirsiniz Köy Enstitüleri eğitimimizin kırsala açılan en büyük atılımıdır. Halen tartışılıyor… Değerli öğretmen ve yazarlar yetiştirmiştir. Sayıları giderek azalıyor bile olsa diriliklerini bugün de sürdürüyor, enstitülerle ilgili hiçbir söylenene kayıtsız kalmıyorlar. İlk önce onlar ince elek eleştiriden geçirirler. Ne dediler, nasıl eleştiriler aldınız? Özellikle çektiklerinizi, katlanmalarınızı nasıl karşıladılar?
HS – Şöyle anlatayım. Broy Yayımevi’nin değerli yayın yönetmeni ve şair dostum, Kepirtepe İlköğretmen Okulu (daha önce Köy Enstitüsü) çıkışlı Seyyit Nezir ve Yetkin Aröz, Köy Enstitüleri geleneğini yakından bildikleri için büyük bir çaba gösterdiler. Yayımcımız bir kalp krizi, ardından açık kalp ameliyatı geçirdi, 20 gün hastanede kaldı. Ama kitap yine de gecikmedi, programladığımız tarihte çıktı. Kitabı hemen Talip Apaydın, Başaran, Mahmut Makal, Pakize Türkoğlu, Bahattin Fırtına, Mehmet cimi gibi dostlara, ustalara ilk elden gönderdik. Çarçabuk okumuşlar! Haftasında tepkiler gelmeye başladı. Eleştiri, övgü ve şaşkınlık aldık. Bir iki tarih yanlışı dışında, son derece akıcı, sürükleyici bir roman tadında olduğunu söylediler. İkinci bölümünü beklediklerini eklediler. Kıvandırıcı sözlerdi söyledikleri. Eleştirilere gelince, hemen hepsi topluca çizdiğim öğretmen kişiliğimi topa tuttular! Hakları vardı. Bu eğitimden geçmiş bir öğretmenin bu denli katlanmacı ve kişiliksiz, çileci davranmış olmasına inanamadılar. Kimi ağabeyler “ruhsal” çözümlemelerde bulundular giderek. Adeta, üzülerek söylüyorum, çizdiğim görüntü Köy Enstitülü kimliğine yakışmıyordu. Aykırıydı… Bütünüyle katılıyorum onlara, ama gerçek bu. Köyü yaşamış, direnmenin ve kavganın en soylusunu vermiş olan eğitimcilerin geriye dönüp, 1940’lı koşulların Anadolu’sunu, hele de Afyon’un Emirdağ’ında bir köyünü, oranın kıraç – kılıç koşullarını ve bütün bunlar ortasında yapayalnız bir kadını anımsamalarını dilerdim. Ben böyle yaşadım. Köy Enstitüsü ruhunun, aydınlanma ateşinin günü geldiğinde beni akılcı ve engellenemez bir başkaldırıya taşıyarak, yaşadığım trajediyi aşarak bugünlere gelişimi severek okuyacaklar ikinci kitapta… Aslında bu, yalnızca bir Köy enstitüsü romanı değil. Enstitü olgusu ve gerçekliği, romanın içinde üçte birlik dilimi kapsayan bir yetişme dönemi. Ondan sonrası bir uzun yaşam çizgisi üzerinde gelişiyor. Belki de Köy Enstitüleri’ni başa geçirmemeliydim, öne çıkarmamalıydım. Bilemiyorum şimdi… Bir romandan ve onun içindeki bir yaşamdan söz ediyorum ben, o yaşamın içinde Enstitü olgusu da var. Ama olmasa, zaten bu trajedi ve roman gerçekliği de olmazdı. Anlattığım her şey bende soluk alıp veriyor, canlı olarak var bugün de… Bunun bir roman gerçeği olarak görülüp anlaşılması için ölmeme gerekiyor. Babam bu gerçeği anlamıştı…
Yİ – Hazır sırası gelmişken soracağım iki soru vara: Birincisi, 1946 seçimlerinde CHP’ye oy istemek için sizin sınıfın öğrencilerinin köylerine gittiğini yazıyorsunuz, nasıl oldu bu? Bunu açar mısınız? Tepki aldınız mı bu yazdıklarınızdan? İkinci sorum da şu: Köy Enstitüleri denince hep eleştiri konusu olmuştur, beraberinde bir yığın dedikodu getirmiştir, romanda var ama, bir de siz söyleyin: Kızlı erkekli eğitim o yıllarda nasıldı, okulun ayrı ayrı yatakhanelerinde hiç sorun yaşadı mı? Siz, bildiğim kadarıyla, romanda Köy Enstitüsü gerçekliğini yansıtan ilk kadın yazarsınız…
HS – 1946 seçimlerinde, birinci sınıf öğrencileri olarak (yani ortaokulduk, 13 – 15 yaşlarında idik) “okullarımız kapanmasın” telaşı ile köylerimize gönderildik. CHP’ye oy isteyecektik. Elimiz boş döndük. Benim başarı şansım hiç yoktu: Babam, zaten DP’nin ocak başkanıydı. Dostlarım uyardılar. Tarihi yanlış yazmışım. Genellikle de öbür okullarda böyle bir şey yaşamamışlar. Yazmakta sakınca görmedim. Burada CHP’nin yönlendirmesi olmuş mudur, bilemem. Sadece gerçeği yansıtmak istedim. Araştırmak ve yorumlamak tarihçilerin işi. Romandaki böyle saptama ve sezdirmelerden biri de Almanların İkinci Savaş’taki yenilgileri üstüne yas tutulması… Bu kimin fikriydi? Araştırılmalı…
Kız erkek ilişkilerine gelince… Okulumuzda, yazdığım gibi, çok sıkı bir disiplin vardı. En küçük bir yanlışta ilişiği kesilirdi öğrencinin. Düşünün bir, o yıllarda Anadolu köyünden gelmişsiniz. Cinsellik zaten bir gizli yasak. Düşlerinize bile giremezdi. Kendi aramızda konuşamazdık bile. Tek amacımız okumak, yazgımızı değiştirmek; kendimizi ve anamızı, babamızı, kardeşlerimizi kurtarmaktı. Onun için öğrenciler arasında hiçbir ilişki yaşanmadı. Arkadaşlarımın hemen hepsi “yabancı”, yani okul dışından, sonradan tanıştığı kişilerle evlilik kurdu. Yatakhanelere gelince… bizimkilerle erkeklerinki arasında en az 1 km. yol vardı. Hepsinin başında da sınıf öğretmenleri. Çok iyi denetlenirdi. Öğrenciler yönetimde sorumluluk alır, demokratik yoldan da birbirini denetlerdi. Bu temel üzerinde tam bir kardeşlikti yaşadığımız.
Yİ – Bir şey daha sorayım, dinle ilgili bir sorun yaşanıyor muydu? Namaz kılmakla ilgili filan…
HS – Nasıl demeli, köyden geldik hepimiz. Köyde hocaların verdiği din eğitimiyle yoğrulduk. Namazı, okumayı evimizde olağan bir şekilde yaşadık. Hiç mümkün müdür, bu duyarlıkları yüreğinde taşıyan çocuklara aykırı telkinlerde bulunmak? Hayır, hiçbir zaman da olmadı. Elbette aldığımız eğitimin temelinde Mustafa Kemal’in akıl ve bilim aydınlığı vardı. Karşı olunan değerler, dinimizi karartan kör inanışlardı, yobazlıktı. Namaz kılana karışıldığını hiç görmedim. Ama kılan da olmazdı pek. Örneğin ben, bugün de namaz kılarım. O, Allah’la benim aramdaki ruh huzurudur.
Yİ – Öyle anlaşılıyor ki, romanın ikinci kitabı da hazır…
HS – Hazır sayılır. Sayın Aröz’ün önsözünde değindiği iki yıllık uğraş içinde ikinci cilt de tamamlandı sayılır. Küçük düzeltmeleri kaldı yayına hazırlama noktasında. Önümüzdeki aylarda baskıya girmiş olacak romanın ikinci bölümü… Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümünde, 17 Nisan’da elimizde olacak!
Yİ – O zaman şöyle sorayım: Ne yapıyorsunuz, yeni çalışmalarınız var mı? Ne aşamada?
HS – Evet, romanın devamı anlamına gelecek, ama farklı bir biçimde kurguladığım bir hazırlığım var. Anamın Mirası adını verdim ona. Öğretmen Benisa’nın üçüncü kitabından sonra bitirmeyi umuyorum. Ne kadar ömrüm var, bilmiyorum. Fakir’in dediği gibi, beynim ve ellerim çalışırsa yazmayı sürdüreceğim. Çok geç kaldım ben. Yine de sızlanmıyorum, bugünlere kavuşmuş olmak bile mutluluktur benim için.
Yİ – Anlaşıldı, yazmadan üzerinde konuşmak istemiyorsunuz. O zaman, izninizle, birinci cilt için aldığınız tepkileri sorayım ben de… Kitap çıktığında aile çevreniz, yakınlarınız ve de yurtdışında yaşayan oğlunuz nasıl karşıladı?
HS – Anlatayım. Oğlum bir arkadaş gibidir. Yüreği anasına hep açıktır, anasının ki de ona. Güç verdi bana. “Utanacak birisi varsa, birileri varsa, o da sen değilsin!” dedi. Elbette kızanlar da oldu. Kardeşlerim, çocukları, torunları, soyumuz sopumuz genel olarak susmayı yeğledi, az tepki verdi, yeğenlerin bir bölümü yüreklendirdi. Kitabı okuyanların övgüsünü duydukça kutlayanlar oldu. Ağabeyim ve birkaç kardeşim artık yaşamıyorlar… Eleştirileri not aldım. Ama hep şunu söyledim: “Yazdıklarım yanlış mı, doğru mu? Doğruysa, çektiklerime bir şey demiyorsunuz da, bütün bunları yazınca mı kızıyorsunuz, suçluyorsunuz beni!” Toplumumuz böyle düşünüyor her konuda ne yazık ki… “Kol kırılır yen içinde kalır… Yazmak, gelecek kuşaklara de